26 Ekim 2016 Çarşamba

Solucanı Tanımak.

Charles Darwin’in en son yazdığı ve en az bilinen kitabı hiç tartışma konusu olmamıştı. 1881 yılında yayınlanan kitap, solucanların çürümüş yaprakları ve toz-toprağı nasıl değişime uğratıp kaliteli toprak haline getirdiği konusuna odaklanmıştı. Bu son kitabında Darwin, ömür boyu süren ve bazılarınca önemsiz görülebilecek gözlemlerini anlatıyordu. Bazı eleştirmenlerin yorgun bir kafanın tuhaf bir çalışması olarak küçümsedikleri kitap, ayağımızın altındaki toprağın solucanların bedenleri aracılığıyla nasıl dönüştüğünün ve bu solucanların İngiltere kırsalını nasıl biçimlendirdiğinin araştırılmasıydı.
Darwin, öncelikle kendi tarlalarında yaptığı gözlemlerle, solucanların pedolojik (toprak bilimi) önemini fark etmişti. Dünyayı dolaşıp İngiltere’ye döndükten sonra bu saygın çiftçi, solucanların toprağın yüzüne çıkardığı maddelerle çimlerde yayılmış cürufun üstündeki kaliteli toprağın benzerliğini gözlemledi. Bu topraklarda yıllardır hiçbir şey yapılmıyordu; ne hayvan besleniyor, ne bitki ekiliyordu. Öyleyse toprağa yayılmış cüruf nasıl oluyor da gözlerinin önünde batıyordu?
Aklına gelen tek mantıklı açıklama inanılmazdı. Solucanlar yıllarca minicik briket gibi parçaları toprağın yüzeyine taşıyorlardı. Solucanlar toprağı sürüyor olabilirler miydi? Merakı kamçılanan Darwin, solucanların zaman içinde gerçekten yeni bir toprak tabakası oluşturma ihtimalini araştırmaya koyuldu. Çağdaşlarının bir kısmı onun delirdiğini düşündüler. Solucanların işe yarar bir şeyler yaptığını düşünebilen bir ahmaktı o.
Yolundan şaşmayan Darwin, küçük parçacıkları toplayıp tartmaya başladı. Solucanların ne kadar toprak taşıdıklarını ölçmek istiyordu. Oğulları da ona yardım ettiler. Terk edilmiş harabelerin ne kadar sürede toprakla kaplandığını araştırıyorlardı. Darwin dostlarını merak içinde bırakan deneyler de yapıyordu. Kavanozlar içinde oturma odasına koyduğu solucanların alışkanlıklarını, ne hızla çer çöp ve yaprakları humuslu toprağa dönüştürdüklerini gözlemledi. (Karısı Emma’nın oturma odasında, içinde solucanlar olan kavanozlar hakkında ne düşündüğünü bilemeyeceğiz!) Sonunda Darwin şu karara vardı: ‘Ülkedeki bütün gübreli bitki toprağı solucanların sindirim kanallarından pek çok kere geçmiştir ve geçmeye devam edecektir.’ Solucanların tarlalarını sürdüğü şüphesinden, onların İngiltere’nin bütün topraklarını sindirdiği sonucuna ulaşmak büyük bir atlamaydı. Onu bu alışılmamış mantık yürütmeye sürükleyen neydi?
Darwin’in gözlemleri içinde bir tanesi özellikle dikkat çekiciydi. Tarlalarından biri, 1841 yılında son defa sürüldüğünde, çocukları yamaçtan aşağı koşarken tarlayı kaplayan taşlar gürültülü bir biçimde yuvarlanmışlardı. Ama 1871 yılında, 30 yıl nadasta kaldıktan sonra tarlada taş kalmamıştı. O yuvarlanan taşlara ne olmuştu?
Darwin tarlanın bir ucundan öteki ucuna hendek açtı. Eskiden tarlayı kaplayan taşlar, 6-7 santim kalınlığındaki verimli toprağın altında duruyorlardı. Aynı şey cürufun da başına gelmişti. Solucanlar sayesinde zaman içinde, belki bir yüzyıl içinde 8-10 santim kadar üst toprak oluşmuştu.
Acaba bu oluşum yalnızca onun tarlaları için mi geçerliydi? Darwin artık yetişkin olan oğullarını yüzyıllar önce terk edilmiş binaların tabanlarının ve temellerinin ne hızla yeni toprak altında kaldığını araştırmaları için görevlendirdi. Onların yolladıkları raporlara göre, Surrey’de (İngiltere’nin güneydoğusunda bulunan bir bölge) çalışan işçiler Roma devrinden kalma bir villanın kırmızı seramiklerini toprağın 75 santim altında bulmuşlardı. İkinci ve dördüncü yüzyıldan kalma sikkeler, villanın en az bin yıl önce terk edildiğini kanıtlıyordu. Bu villanın tabanını kaplayan toprak 20-30 santimetre kalınlığındaydı. Demek ki, her yüzyılda 1,5-2,5 santimetre yeni toprak oluşuyordu. Darwin’in tarlaları hiç de olağan dışı değillerdi.
Diğer harabelerden edinilen bilgiler, Darwin’in solucanların İngiltere toprağını sürdükleri tezini doğruluyordu. 1872 yılında Darwin’in oğlu William, VIII. Henry’nin Katoliklerle savaşında yıkılan Beaulieu Kilisesi’nin (Hampshire) tabanının 20-40 santimetre toprak altında kaldığını gözlemledi. Gloucestershire’daki bir başka Roma villası yıllarca keşfedilmemiş, sonra bir tavşan avcısı orman tabanının 60-90 santimetre aşağısında villanın kalıntılarını bulmuştu. Eski Roma kenti Uriconium’un kalıntıları da 60 santimetre toprak altındaydılar. Bu gömülüş harabelerin incelenmesi 30 santimetre kalınlığında yeni üst toprağın oluşmasının yüzyıllar sürdüğünü kanıtlamıştı. Ancak, bu işi gerçekten solucanlar mı başarmışlardı?
Darwin, solucan dışkılarını toplayıp tarttıktan sonra, onların her yıl dört dönüm arazide 10-20 ton civarında toprağı aşağıdan yukarı taşıdıklarını hesaplamıştı. Bu eylemin bütün ülkede eşit oranda yürütüldüğünü varsayarsanız, yılda 2-6 milimetre kalınlığında bir üst toprak artış öngörülüyordu. Bu bilgi Roma villalarının nasıl gömüldüğünü açıkladığı gibi, çocuklarının taşlı tarla dediği yerde yaptığı üst toprak oluşum hesaplarına da uyuyordu. Kendi tarlalarını kazarak ve gözlemleyerek, harabeleri açığa çıkararak ve doğrudan solucan dışkılarını tartarak, Darwin üst toprak oluşumunda solucanların hayati bir rol oynadığını keşfetmişti.
Peki, bunu nasıl yapıyorlardı? Darwin, oturma odasında solucanlar için hazırladığı özel yaşam alanında, onların toprağa organik maddeler ekleyişini gözlemledi. Solucanlar çok sayıda yaprağı oyuklarına çekiyorlardı. Yaprakları parçalayıp kısmen ayrıştırdıktan sonra, toprakla birlikte sindirim organlarında geçiriyorlardı. Böylece toprakla organik madde karışmış oluyordu.
Darwin, solucanların yaprakları ayrıştırmak dışında, küçük taş parçalarını da mineral toprağa dönüştürdüklerini fark etti. Solucanların taşlıklarını kesip incelediğinde, içlerinde küçük taşlar ve kum olduğunu gördü. Solucanların midelerindeki asit, toprakta bulunan humik asitle uyuşuyordu. Bitki köklerinin zaman içinde en sert taşları çözündürme kapasitesini de solucanların sindirim kapasitesiyle kıyasladı. Solucanlar, toprağı sürerek, parçalayarak, taşlardan ufalanan mineral materyali organik madde ile karıştırarak yeni toprak oluşturuyorlardı.
Solucanlar yalnızca toprak oluşturmuyor, toprağı taşıyorlardı. Darwin, şiddetli yağmurlardan sonra tarlalarını dolaşırken, az eğimli topraklarda dahi solucan dışkılarına rastlıyordu. Solucanların oyuklarından atılan dışkıları topladı, tarttı ve bunun iki misli materyalin eğimli arazilerde aşağı doğru taşındığını gördü. Oyuklarını kazarken solucanlar yavaş yavaş aşağılara toprak taşıyorlardı.
Darwin’in ölçümlerine göre, her yıl yarım kilo toprak, eğimli araziden 8-9 metrelik bir genişlik boyunca aşağı doğru kayıyordu. İngiltere ve İskoçya’daki solucanlar her yıl yarım milyar ton toprak taşıyorlardı. Darwin solucanların, milyonlarca yıl içinde arazinin yapısını değiştirecek jeolojik bir güç oldukları sonucuna varmıştı.
Darwin’in solucan araştırmalarının sonucu yepyeni bir buluştu, belki de onun yaptığı en önemli buluştu.
NOT: Solucanların üzerine basmadan önce düşünün derim.

20 Ekim 2016 Perşembe

Toprağın Çalışkan Çiftçileri.

Toprağın Çalışkan Çiftçileri.

Küçük büyük milyarlarca canlıyı içinde barındıran, birbirinden güzel rızıklarıyla adeta muhteşem bir misafirhane olan toprakta, insanı hayrete düşürecek kadar sistemli ve düzenli bir yaşam hüküm sürmektedir. Gerçekten de birbirinden çok farklı yaratılışa ve yaşam tarzına sahip bu kadar çok canlının hiç bir kargaşa olmadan bir arada yaşaması, doğadaki dengenin delilidir.

Bilim adamları doğadaki yaşam üzerinde yaptıkları uzun araştırmalar sonucunda, bu mükemmel sistemin devam edebilmesi için olağanüstü bu dengenin milyarlarca detayın içinde varedilmiş olduğunu ortaya çıkardılar. Bu detayların oluşturduğu uçsuz bucaksız zincirin her halkası çözüldükçe, doğanın yaratmadaki sonsuz sanatı açıkça gözler önüne serilmektedir.

Doğadaki düzenin korunması için özel yaratılmış bir çok canlı, kendi üstüne düşen görevleri eksiksizce yerine getirir ve hem yaşam tarzları hem de sağladıkları faydalar açısından, bu canlıların gizemli dünyası gerçekten incelemeye değerdir.

Bilim adamları toprakta, akarsularda, ve deniz kenarlarında yaşayan solucanların hayatlarını incelediklerinde, bu küçük canlıların tıpkı bakteriler gibi doğadaki dönüşüme büyük katkıları olduğunu keşfettiler. Canlılığını yitirerek toprağa düşen yapraklar, meyvalar gibi tüm artık maddeler burada yaşayan binlerce solucan tarafından toprağın derinliklerine karıştırılarak yeryüzünden temizlenirler. Durmaksızın adeta birer temizleme makinası gibi çalışan bu dönüşümcülerin, üstlendikleri görevin ne kadar önemli olduğu apaçık ortadadır. Zira onların yaptığı bu temizlik işlemi olmasaydı tüm bu artıklar büyük bir yığın halinde birikir, dolayısıyla bu yerlerde insanların yaşaması da imkansız hale gelirdi.

Nitekim bu gayretli temizleyiciler için toprağın üstünde biriken tüm artık maddeler eşsiz bir rızık niteliğindedir. Solucanların beslenirken kullandıkları yöntem ise gerçekten çok ilginçtir. Yedikleri besinleri ezip parçalayabilecekleri dişleri olmayan bu küçük canlılar öncelikle çürümüş yaprakları ağızlarının içine alarak, özel bir salgıyla kaplarlar. Daha sonra da yemek borularından geçirerek kursaklarına yollarlar. İçeri alınan bu besinler, kursaktaki dişe benzer kuvvetli kasların ve daha önceden yutulan taşların yardımıyla iyice ezilir. Fakat bu noktada insanı ilk şaşırtan şey, hayvanın besinleri ezmek için, yuttuğu taşların yemek borusunu zedelemesi hatta tıkaması beklenirken, ona hiç bir zarar vermemesidir. Bunun yanında esas ilginç olan, bu yeraltı sakininin besini kolaylıkla sindirebilmek için yöntem olarak önceden taş yutmayı akletmesidir. Oysa bu hızlı öğütücülerin, besinleri parçalayabilmek amacıyla böylesine akılcı bir yöntemi kullanmaları için kendi vücut yapılarından da haberdar olmaları gerekir. Elbette hiç bir zekaya ve akla sahip olmayan bu canlıların böyle bir işlemi kendi kendilerine, tesadüfen bulamayacakları ortadadır. Şüphesiz onların da yeryüzünde yaratılmış tüm canlılar gibi, içgüdüsel yapı içinde hareket ettikleri apaçık bir gerçektir. Bu işlemin sonunda iyice ezilmiş yapraklar, sindirici enzimler sayesinde parçalanır. Bir kısım besin kan dolaşımına karışırken, kalan kısım ise tekrar toprağa geri döner. Nitekim onların vücudundan toprağa karışan bu maddeler bitkiler açısından son derece zengin konsantre nitrat, potasyum, fosfor ve kalsiyum içerir. Bu nedenle solucanların yaşadıkları yerlerde, bitkiler için son derece elzem olan bu maddelerle toprağın altında zengin bir mineral deposu oluşur. İşte solucanların yaşadıkları toprağa belki de en büyük katkılarından biri budur. Elbette bir çok insanın ne işe yaradıklarından bile haberdar olmadıkları bu canlıların, yaşamları boyunca fayda sağlayan bir çaba içinde olduklarını kavramak insanı hayrete düşürmektedir.

İncecik derilerine ve son derece hassas yapılarına rağmen, yuvalarını toprağın altında yapan bu canlıların, bir diğer görevi ise toprağı yaymak ve delikli olmasını sağlamaktır. Gerçekten de toprakta yaşayan binlerce solucan, durmaksızın çalışarak hem tonlarca toprağı ters yüz eder, hem de buradaki yaprakları, sap ve ölü kökleri yerler. Böylece toprağın her yerine eşit oranda havanın, suyun ve katı maddelerin yayılmasına da vesile olurlar. Yerin derinliklerinde gizlenmiş bu yeraltı çiftçilerinin sayesinde, artık toprakta sağlıklı bir bitkinin yetişmesi için gerekli ortam hazırdır. Toprağın karışmasını sağlayan bu marifetli kazıcıların, doğada yaşayan tüm canlıların rızkını elde ettiği toprağa yarar sağlayacak şekilde yaratılmış olması, elbette büyük bir mucizedir. Dünyanın dört bir tarafına yayılmış bu ordunun tüm askerleri tam aksine, toprakta yetişen bitkilere zarar vererek onu verimsiz hale getirecek bir yapıya da sahip olabileceklerken, her biri yaşadıkları toprağa bereket ve canlılık getirmektedirler.

Bu çalışkan kazıcıların sağladığı oldukça önemli yararlardan bir diğeri de toprağın derinliklerine daha fazla suyun sızmasını sağlamaktır. Bunu nasıl yaptıklarını anlamak için toprağın içindeki yaşamlarını incelemek gerekir. Bu canlıların kısa boylu olanları, toprağın yüzeyine yakın yerlerde yaşayıp yatay tüneller açarken uzun olan diğerleri ise daha derinlerde yaşar ve dikey tüneller açarlar. Elbette burada dikkati çeken mucize incecik zar gibi bir deriyle kaplı olan bu canlıların yeraltında zorlanmadan ilerleyebilmeleridir. Metrelerce derinliklerin içinde kıvrılıp bükülerek ve toprağı iterek ustaca tüneller kazan solucanların büyük bir basınç altında olmalarına rağmen böylesine zor bir işi kolaylıkla başarabilmeleri gerçekten çok ilginçtir. Kuşkusuz onların toprağın altında böylesine rahat hareket etmelerini sağlayan neden bedenlerinin fazlasıyla kaslı yaratılmış olmasıdır. Fakat esas üzerinde durulması gereken mucize, bu kasların nasıl olup da bu kadar güçlü olabildiğidir. Şüphesiz solucanın toprağın içinde rahatlıkla yol alabilmesi bedenini yaşadığı ortama en uygun şekilde yaratılışının açık bir göstergesidir. Bu gizli işçilerin açtığı binlerce tünel sayesinde toprağın altı adeta bir labirent haline gelir ve bu kanallar yardımıyla su, yüzeyden derinliklere kadar rahatlıkla emilebilir.

Ayrıca bu özel canlılar, toprağın hem su geçirgenliğini arttırmak hem de havalanmasını sağlamak için yüzeyin altında oluşan suya dayanıklı bölümleri de çözerler. Solucanların yaşamadığı veya az olduğu topraklarda ise geçirgenliği sağlamak için insanlar son derece pahalı kimyasal maddeleri kullanmak zorundadırlar. Bunun yanında solucanların yaşadığı topraklara sağladıkları yararlar, bu kadarla da kalmamaktadır. Zira bu faydalı küçük canlıların yerleştikleri topraklarda, diğerlerine nazaran daha az zararlı mikroorganizmalar barınmakta ve bitkilere yararlı bakteriler de giderek çoğalmaktadır. Bu nedenle, buralarda yaşayan bitkilerin kökleri de daha sağlıklı büyümektedir. Tüm bunlara binaen sağlıklı bir toprağın en iyi göstergesi, bu konuklara sahip olmasıdır. Nitekim solucansız bir toprağın yeni bitkiler için uygun bir ortam olduğu düşünülse de, bu kanının ne kadar yanlış olduğu kısa bir süre içinde anlaşılacaktır. Çünkü böyle yerlerde yetişen bitkilerin yaşamları çok fazla sürmeyecektir.

Adeta programlanmış gibi toprağı çırpan, karıştıran bu minyatür makinelerin, toprakta sağlıklı bir hayat sürmeleri de gerçekten çok şaşırtıcıdır. Çünkü toprağın altında zararlı bir çok mikrop ve bakteri de yaşamaktadır. Oysa incecik deriyle kaplı vücuduna oldukça savunmasız yapılarına rağmen solucanlar bu zararlı mikroorganizmalardan etkilenmemektedirler. Normal şartlarda toprağın metrelerce altında yaşayan bu canlıların kısa sürede parçalanması ya da çürümesi beklenirken onlar son derece sağlıklı bir şekilde hayatlarını sürdürebilmektedirler. Böyle bir ortamda açtıkları tünellerde güven içinde yaşayabilmeleri, bu canlıların şüphesiz toprağın yapısına uygun yaratılışa sahip olduklarının apaçık bir kanıtıdır.

11 Ekim 2016 Salı

Ahır gübreleri

Ahır gübrelerinin üzerindeki yanlış uygulamaların ortaya konması. 



Kompost çalışmaları içinde bir çok gözlem ve deneyimimle sizlere her türlü ahır gübrelerinin kompostlaşma sürecinin sunuçlarınını akademik bilgi anlayışı içinde sizlerin paylaşımına sunarken büyük onur duyacağım, her kesin bu konuda belli bir fikre göre bu gübrelerin olgunlaştırılmasını sağlayan bir görüşler sunmalarını gözlerken bunların hepsinin birbirlerinin kopyaları olduğu farklı bir açıklama getirmedikleri hatta açıklamalarında kullandıkları kavramların ne anlam taşıdığını dile getirmeden konuyu yeterli açıklığa kavuşturmadan sonlandırılmaları bence bir paylaşım eksikliğini sergilediklerinden konuya müdahil olarak sizlere bu konunun bütün ayrıntılarını sunma gereği içindeyim.

Arkadaşlar ahır gübresi deyiminin açıklamasına girerek bu gübrenin hayvandan dışkılanmadan önce ne gibi sürecler içersinde bu niteliğe ulaşmaktadır, bilindiği üzere hayvan yetiştiricileri bu hayvanları beslerken çeşitli rasyonlar oluşturarak hayvan yemi hazırlıyarak hayvanlarını en ideal beslemekteler, verilen bu besin maddeleri hayvanların sindirim sistemlerinde öğütülme işlemine girdiğinde bu sürecin işleyişine katkı sağlamak adına ilk elde hayvanın kendi bünyesinde oluşturduğu salgı ve enzimlerin katılması ile verilen besinlerin, birleşik organik maddenin parçalanması kolaylaşmaktadır.

Sindirim işleminin bu aşaması tamamlandığında besin eriyikleri mideden barsaklara geçmekte burada sindirim işlemi yeni bir sürece girerken hayvanın bünyesindeki mikrobiyal canlıların sindirim sürecine katılmaları ile fermantasyonla hava solumasız bu canlıların işlemi biyolojik öğütmeye başlamaları ile işlem barsaklarden emilebilecek forma sokularak besin eriyikleri hayvanın kanına geçmektedir.

Bu organik besin maddelerinin hayvana geçiş oranların hayvanın sağlık durumu ve yaşına göre belli oranlarda olabilirsede, bu uran % 30- 40 gibi kayıplar göstererek besin maddelerinin işlenmiyenleri dışkılanarak atık durumuna geçerken, bizim ahır gübresi diye tarif ettiğimiz süreç tamamlanmış olmaktadır.

Hayvanın sindirim sistemlerinde parçalanamayan organik atıklar dış dünyada hava solumalı canlıların dünyasına girdiğinde bu atıklar üzerinde oksijenin egemenliğine girmekte yanmaya mahkum edildiğinden, mevcut değerlerini zamana bağlı olarak kaybetmeye başlamaktadır.

Şimdiye kadar yapılanlar bu dışkıları olgunlaştıracağız teraneleri ile bu organik atıklar çevre için zararlı oluşumlar başlatmakta olduklarının farkında olmadan bu organik atıklarının biyolojik sürecine ters öğütme işlemi içinde kayıpların hesabı yapılmamaktadır.

Bu işin esası nedir sorusuna ne akademik çevelerden ne de bilim odaklarından hiç bir tepki gelmeyişi bu işi babadan oğula bu günlere taşımıştır, bunun gerçek cevabına gelince bu birleşik organik maddeler hayvanın sindirim sisteminde fermantasyon esasıyla biyolojik öğütmeye tabi olmuşlarsa işlem dışkılandıkları süreç itibari ile aynı biyolojik yöntemle soğuk kompost yöntemi içinde havasız yaşayan mikro organizmalara işlem tamamlatılmalıdır.


Yaşamın şifreleri topraklarda saklıdır.

Solucanlar hakkında.

Normal toprak solucanları vermikompost üretimi için kullanılan solucanlara göre değişen koşullara daha zor adapte oluyorlar. Normal toprak solucanları çok geniş yüzey alanı ve derin toprak ister. Onları dar ve küçük alanlara hapsedince ciddi bir şekilde zarar görüyorlar. Bununla birlikte solucanlar yer değişikliğine uğradıkları zaman kendilerinden gelecek olan nesil ancak adapte olabiliyor. Çoğu zaman ve çoğu yerde ilk nesil uyum sorunu nedeniyle ölüp gidiyor.

Bir diğer konu da, solucanlar taze atıkları tüketmezler. Çürümeye başlayan atıklara hücum ederler. Bunun iki nedeni var. Birincisi solucanların asıl derdi yiyecek atığını yemek değil, bu atıkların üzerinde yaşayan ve Protozon denilen bir canlıyı yemektir. Bu canlıyı yiyeceğim derken atıkları da tüketirler. Diğer yandan atıkları kompostlaştıran sadece solucanlar değil onlara komşu olan bazı diğer canlılardır.

İkinci neden de, taze atıklar ilk defa çürümeye başladıklarında fazla asidik ortam oluşur. Toprak yapısı itibariyle baziktir ama vermikompost üretiminde çok fazla toprak kullanımı tercih edilmez. Bunun yerine örneğin yığına katacağınız iyice ufatılmış yumurta kabuğu veya hazır alınan CaCo3, yani kalsiyum karbonat kullanılabilir. Bunlar aynı zamanda solucanlarım yumurta üretiminde de gerekli olacak. Solucanlar asitliği yok olmaya başlayan çürümekte olan yiyecekleri bu nedenle tercih ederler.

Son olarak sisteme bir miktar da çok ince kum ekleyin ki, solucanlar yiyecekelrini taşlıklarındaki bu kumla öğütebilsinler.

Toprağa bırakılan organik atıklar.

toprağınıza gömdüğünüz organik atıklar ile size bir yorum getireyim, bütün organik mataryeller toprağın gıdası olarak toprağınızdaki canlılara sunularak onların toprak içi faaliyetlerini arttırarak  toprağın bitki yetiştirmesinde katkılar sağlamaktalar, onlar bizim toprağımızın boğazı tokluğuna çalışan emektarları durumundalar.

Sizler bu ücretsiz çalışan işçileri doyurarak çalışmalarınıve üremelerini sağlıyorsunuz, çay atıklarını ben şu şekilde araştırırken güzel sonuçlar buldum, sizinle bu bilgiyi yorumlayarak paylaşacağım, içtiğimiz çay yaprakları toplandıktan sonra fabrikalarda yüksek hararetli buhar kazanları içinde sıcak buharla sterilize edilmekte, daha sonrada fermentasyona tabi olarak etkin bakterilerle mayalanarak çürütülüyor yani demlenince içilecek hale geliyor, sonuçta bir çeşit gübre uluşumuna benzer gelişme.

Burada özellikle vurgulamam gerekiyor etkin olan mikro organizmalarla mayalanan çay artıklarıda bizim kompost işimizde bir aktivator durumunu tespit ettiğimden her türlü organik malzemenin kompostlaştıma sürecinde önemli bir oluşum sergilediğini müşade ettiğimden ben özellikle civarımın kahvelerinden bidonlarla toplıyarak kompostlaştımak için topladığım ağaç yaprakları kuş gübreleri vede evden çıkan mutfak atıklarımın katalizörü durumunda oluyor çayların artıkları.

Malç kompost

Malç kompost konusunda bir yenilik ortaya koyaraken, ne sıcak oksijen yanmalı bir yöntemin angaryaya varan alt üst etme vede soğuk kompost için toprak üstünde çukur açma telaşı olmadan, toprak için daha yararlı bir yöntemle organik mataryelleri toprağa kazandırarak çok yönlü kazanım elde edebiliriz.

Malç yöntemi içinde sadece ağaçlarımın taç iz düşümüne gelen alanların örtülmesi işleminin topraklarımın tamamını içine alacak bir şekilde uygulamamın, topraklarımda otlanmanın engelleneceğinin toprakları izole eden bu örtü içinde aynı zamanda toprak içi canlılarında yaşamlarını olumlu yönde etkiliyerek toprakların mikrobiyal yapısına destek sağlamaktadır.

10 Ekim 2016 Pazartesi

Yabani otların topraklara etkileri


Arkadaşlar belki yabani otlar konusunda bu farklı görüşlerimden dolayı beni anlamak istemiyecekler, baş belası bu otlar bahçemizi istila etmeleri yetmiyormuş gibi, ne işleri vardı da istemediğimiz halde topraklarımızda yaşamayı seçmişlerdi, bu düşünce bizim bencilliğimizin ifadesidir, bu otlar toprakların öz evlatları olduğunu kabulsüzlüğümüzden gelmektedir.
Bizlere düşen bu otların varlığını kabul edip hem onların yaşamlarına izin verirken hemde onlardan yararlanmanın yollarını bulmak zorunluğu içindeyiz, Ormanların varlığı nasıl kabul görüyorsa onların varlığınıda kabul etmek zorundayız, nasıl ki ormanları yok ederek beton binalar kurarak yararlı bir iş yaptığımızı sanıyorsak, otlarıda topraklardan sökerek aynı yararı sağlarız düşüncesine giriyoruz.
Ormanların yok edilmesi doğanın dengesi üzerinde nasıl etkili ise otlarında etkiside topraklar için aynı öneme sahiptir, otların varlığını kabul ederek tarım yapma becerisi gösterenler tarım yapmanın sırlarınıda öğreniyorlardı, yabani diye bildiğimiz bu otlar topraklarımızın örtüsü olarak en ileri koruyucu ve toprak içi dünyasının temsilcisiydi, otların varlığı ile güneşten gelen enerjinin toprak içinin canlılarına ulaştırılıyordu.
Şayet bu otlar topraklarda tohumlarını yaşatma imkanı bulamazlarsa gelecekte bu toprak çölleşeceklerdir, otların bu direncini kırmaya yönelmeniz topraklarınızın gelecekte çöl olmasına katkı sağlıyacaktır, insanın cehaleti bu otları yabani, kendi kültür bitkilerinde öne çıkararak dağdan geleni bağda hakimiyet kurması ile taraf olarak yanlışlik içine girmektedirler.
Topraklarımızın tamamı üzerinde işlem yapmadan, onlarada yaşam alanları bırakarak, topraklarımızın canlılığını her daim sağlayabiliriz, Otları topraklarımızdan yok etttikten sonra bizimde tarım yapmamızın sonu yakın olduğunu bilmek zorundayız, doğa çeşitliliği kabul ettiğinden sen tek benim kültür bitkim yaşayamalı diyorsan bilki büyük bir gaflet içindesin.
Topraklarında ot çıkmadığı gün, bilki artık sende o topraklarda tarım yapma imkanının bittiğini bilmelisin, kedine gelde topraklarındaki otlarına sahip çık onları koru ve gözet, onlara iyi muamele edersen onlarda senin topraklarının hakkını vereceklerdir.